Moldova sınır kontrolünün gri duvarları arasında iki gün boyunca tutulduğumu, yalnız başıma seyahat ettiğim için şüpheli bulunduğumu ve hiçbir makul gerekçe gösterilmeden ülkeye alınmadığımı söylediğimde, çoğu insan bunu abartı sanıyor; oysa gerçekte olan, pasaportumun elimden alınmasıyla başlayan, zaman ve kimlik duygusunun birbirine karıştığı, insanın kendi varlığını bile sorguladığı tuhaf ve insanlık dışı bir bekleyiş süreciydi.
Pasaport kontrol noktasında konuşulan tek dil Moldovaca—ya da Rusça—tam olarak ayırt edemiyorum; ancak anladığım şey, İngilizce bilmedikleri için değil, iletişimi kurmak istemedikleri için, sorularımı duymazlıktan gelerek beni sistematik bir sessizliğin içine itmeleriydi. Sorduğum hiçbir şeye yanıt verilmedi; neden tutulduğum, ne kadar süre bekleyeceğim, hukuki bir hakkım olup olmadığı konusunda tek bir açıklama yapılmadı.
Bu people-processing hattında tek kadın bendim; diğerleri çoğunlukla erkekti ve kimse neden orada olduğunu bilmiyor, kimse kimseyle konuşmuyor, herkes gözünü yere dikiyordu. Yalnızca tuvalete gitmeme, sigara içmeme ve içerdeki küçük satış noktasından bir şey satın almama izin vardı; duty-free’ye giriş ise yasaktı — satın alabileceğim şeyler bile devletin belirlediği kadar, devletin izin verdiği çerçevede vardı. Geceleri ışıklar hiç kapanmıyordu; uyumak bir hak değil, ancak bedenin kendini kapatmaya zorladığı bir zorunluluk haline geliyordu.
Türk Konsolosluğu’na ulaşmaya çalıştık. İnternet bağlantısı yoktu; kendi telefonumun bağlantısıyla konuşmaya çalıştım. Konsolosluk devreye girince ancak o zaman bizimle biraz daha “insani” bir tonla konuşmaya başladılar — ama yine de kimse neden içeride olduğumu açıklamadı. Saatler ilerledikçe, beklediğim yer bir terminal değil, bir tür transit gözaltı noktasına dönüşüyordu. Uyku tulumu, battaniye, yatak yoktu; sadece metal sandalyeler ve parlak ışıklar. Zamanın anlamı kayboldu, saatler önce mi sonra mı geçti, bilmiyorum; ikinci günün yarısına geldiğimde bedenim de zihnim de beklemekten yorulmuştu.
Benim gibi Türkler de vardı; bazıları saatlerdir, bazıları ise günlerdir tutulduklarını söyledi. Kimi başka bir ülkeye geri gönderilmiş, kimi birkaç kez sorgulanmış, kimi neden bekletildiğini hâlâ bilmiyordu. Onlara, bize, hepimize yemek getirildi; plastik kutular içinde, usulen verilen, “yaşıyorsunuz işte” den sinyalini veren yemekler. Gözaltı süresinde yiyecek sağlamak, insan haklarını ihlal etmediklerine dair kendi kendilerini akladıkları ince bir şerh gibiydi: “Aç bırakmadık ya, daha ne istiyorsunuz?”
Burada, ülkeye girişin reddi bir idari işlemden çok, insanın statüsünü askıya alan sembolik bir imhaya dönüşüyor; orada bulunduğun sürece ne yolcusun, ne yabancı, ne turist, ne suçlu. Sadece bir hiçlik alanındasın. Hukuki statün, kimliğin, uzantıların kesiliyor; tek sahip olduğun şey bedenin ve onunla sınırlı birkaç hareket izni: tuvalete gitmek, sigara içmek, bakkaldan su almak. Haklar yok; yalnızca izinler var.
En çarpıcı olan ise şu: Neden orada olduğuna, ne için bekletildiğine, hangi kriterlere göre ülkeye alınmayacağına ilişkin hiçbir açıklama yapılmaması. Hiçbir belge yok, hiçbir prosedür yok, sadece suskunluk ve bekleyiş. Bu, hukuk yerine keyfiyetin, düzen yerine belirsizliğin çalıştığı bir alan. İnsan, kendini devlet değil, sıradan bir memurun öngörüsüne ve o anki ruh haline teslim olmuş hissediyor.
İki günün sonunda, hiçbir şey söylenmeden geri uçuşum ayarlandı; yine tek kelime açıklama yapılmadan, yine neden-sonuç ilişkisi kurulmadan, yine sessizliğe hapsedilmiş bir şekilde. Moldova’ya girme ihtimalim bile tartışmaya açılmadı; sadece, orada bulunmam istenmiyordu.
Bu deneyimden geriye kalan şey; sınır kavramının coğrafyadan çok, keyfiyet ve korku temelli bir denetim mekanizmasına dönüşmüş olduğunu fark etmekti. Sınır, haritada çizili olan değil; memurun bakışıyla, şüphesiyle, suskunluğuyla kurulan. Ve özellikle yalnız bir kadınsan, her sınır ikiye katlanıyor; şüphe daha hızlı, güven daha geç geliyor.
Moldova’ya hiç girmedim; ama kapısında iki gün kaldım. Ve anladım ki bazı ülkeler insanı, henüz adım atmadığı halde içeriden değil, en dıştan yaralayabiliyor.
Bu yaşadığım deneyim, tekil bir hadise değil; sınır güvenliği etiketi altında yürütülen sistematik bir dışlama biçimi. İnsan haklarının, kadınların, seyahat özgürlüğünün hâlâ tartışma konusu olduğu bu çağda, sınır kapıları masum insanların içeri adım atmadan kriminalize edildiği yeni duvarlara dönüşüyor. Moldova, benim için bir ülke olmaktan çok, hukukun askıya alındığı bir bekleme odasının adı artık.
Bu yazıyı yazıyorum; çünkü sessizliğin, beklemenin, belirsizliğin normalleşmesine izin vermek istemiyorum. Bir ülke, bir kadını sebepsizce iki gün boyunca sınırda tutabiliyorsa, orada sorun tekil değil, yapısaldır. Ve bu yapının adı, güvenlik değil; keyfiliktir.











